27 Nisan 2012 Cuma

Özel Hastenelerin Acil Servisleri


Özel Bir Hastanenin Acil Servisinde Yakın Zamanda Başımdan Geçen Bir Olay:


19 Mart akşamı 200 büyük tansiyon ve nefes alamama şikayetiyle Babamı Şişli’de bulunan güvenilir bir hastanenin acil servisine götürdük. Acile yatırdılar. O sırada başka bir hasta geldi. Apandisit olabilir, patlarsa diye önce onunla ilgilendiler. 10 dakika kadar sonra babamın yanına geldi doktor.  Babamın kulakları %50 az işitir ve konuşmaları hep bana yaptırır. Ayrıca ne ilaçlar kullandığını bilmez. Bazen sadece o anki sıkıntısını söyler ve diğer hastalıklarından hiç bahsetmez (çok hastalığı var ve bazı ilaçlar ters etkileşim yapabildiğinden ve mevcut hastalığı menfi yönde ilerletebileceğinden bu konuda doktorları hep uyarmaya çalışırım.). O yüzden kısaca sorunu anlattım. Diğer hastalıklarını ve ilaçlarını söyleyemeye fırsat vermeden bana dışarı çıkın dediler. Kendimi ifade etmeye çalıştım ama nafile. Neyse endişeyle çıktım. çok endişeliyim çünkü babamın tansiyonu hiç 200'lere çıkmamıştı. Röntgen ve EKG çektiler. Ativan verildi. Oksijen maskesi takıldı.
Ben bu arada doktorunu aradım. Bana olası sebepleri söyleyip ki bunlardan biri de daha önce de geçirdiği pulmoner emboli; kandan bakılması gereken bir kaç tahlil ismi söyledi: D-Dimer, por-BNP, Bun, Sodium, Potasyum, Kan sayımı, Kan gazları.   
Acildeki doktora zar zor ulaşıp bunu anlattım. Bana cevabı aynen şöyle oldu: ''Yapamam, yasak. Yeni genelge geldi.'' Ben de SGK kapsamında yapmayın, ben ücretini ödeyeyim ama lütfen yapın dedim. Olmaz dedi. Ben haliyle çok üzgün ve endişeliyim. Eksik bir şey yapılmasından korkuyorum. Doğal olarak gerginlik yaşandı. Lütfen diyorum yalvarıyorum, bakın başka bir hastaneye gitmek zorunda kalacağım, hastayı yormuş olacağız zaten kötü durumda diyorum ama nuh diyor peygamber demiyor.
Bu arada 3 gündür kalça ve dizinde şiddetli ağrısı vardı. Zaten Ortopediste gidecektik. Yürümesi de çok zor olduğundan bir daha yormayayım diye hazır hastaneye gelmişken Ortopedi Doktorunu çağırdım. Ücretini ödeyeceğim zaten. Allahtan bir doktor nöbetçiymiş. Sağolsun hemen geldi. Röntgen istedi. Tamam dedik… ve beklemeye başladık. Tam 45 dakika hasta insanı beklettiler. Niye röntgen çekmeye götürmüyorsunuz diyorum, kem küm kaçamak cevaplar…Bir anlam veremiyorum tabii. Diğer yandan babam ne bekliyoruz diyor. Onu yatıştırmaya çalışıyorum.
Sonra Ortopediste gidip söyledim, yine geldi ve neden çekilmiyor röntgen dedi. Acil doktoru demez mi ben kaşemi bastırtmam. Ortopedist de hasta parasını ödeyecek dedi. Acil doktoru yine bana kaşemi bastırtmam dedi. Ben kalakaldım öylece…sonra asık suratlarla binbir güçlükle röntgeni çektiler. Ve biz evimize geldik. Bu arada not düşeyim: zengin olduğum için parasını öderim demiyorum. Sadece ve sadece canım babamın sağlıklı yaşaması için her şey... Borç da bulmaya çalışırım ama yine de tedavisini yaptırmaya çalışırım. 

Ertesi gün paramızı ödeyerek doktorumuzun istediği tahlilleri yaptırdık ki aman Tanrım… Babam kalp yetmezliği yaşıyor ve 4. Evre… çok kritik, son evre yani… doktorumuz hemen hastaneye yatırdı o gün. 1 hafta hastanede tedavi oldu. Şimdi çok şükür iyi. Prof. Dr. Turhan Ece 'ye ve Prof. Dr. Fehmi Mercanoğlu 'na teşekkürü bir borç bilirim. Prof. Dr. Ece 'yi 7 senedir tanırım. Dahiliye bilgisi çok derin olan Göğüs Hastalıkları doktorudur. Prof. Dr. Mercanoğlu ile yeni tanıştık. İyi ki de tanıştık. Çok bilgili ve iyi bir doktor.

Ancak yaşadığımız olay sağlık sisteminde hangi noktaya geldiğimizi çok güzel gösteriyor. Güya herkes çok memnun.. Diyorlar ki özel hastane acilleri bedava… İstediğiniz şekilde gidin. Gittim işte… Ne oldu? Hayati tehlikesi olan bir hastaya kan tahlili bile yaptıramıyoruz parasını ödesek bile. 

Dün Muhabbet Kralı’nda konu Alzheimer idi. Benim doktorum olan Prof. Dr. Engin Eker de ordaydı. 1996'dan beri tanırım. Hem insan olarak hem de doktor olarak mükemmeldir. Hem psikiyatrist hem de nöroloji doktorudur. Ailem ve arkadaş çevremden bir çok kişi ona gitmiştir ve çok memnun kalmıştır. Ancak kendisi çok konuşamadı programda. Okan'a çok tvit attım o konuşsun diye ama olmadı :)
Okan Bayülgen bir anısını anlattı. İtalya’da eşi hastalanmış, hastaneye gitmişler falan filan… Tedavi olmuş. Çıkışta para ödeyecek.. Ne parası demişler. Burada hastane bedava. Aynı şekilde İngiltere’de de öyle. Biz de Eczanelerde Paris modelini örnek alacakmışız. Hastanelerde İtalya modelini örnek alsak ya.
Program biterken telefonla bağlanan Fatma Hanım'ın hikayesi ise yürekleri dağladı. İşte Yurdum insanının durumu...
Diğer yandan son günlerde yaşanan doktorlara yönelik şiddet olayları… Akıl sır ermiyor olanlara. Çareyi sabıkalıların acillere alınmamasında bulmuşlar… Sabıkalılar ölmeli mi? Sabıkalılar mıdır sadece doktora şiddet uygulayan? Yoksa cehalet midir? Sistemin çarpıklığı mıdır?
Bir insan doktor olabilmek için yıllarını adıyor. Amacı insanları ölümden kurtarmak ama biri geliyor onu öldürüyor. Öldürmemek için kendi ölüyor… Buradan Dr. Ersin Arslan’a bir daha Allah’tan rahmet ve sevenlerine sabır diliyorum.
Bir de doktor için diyorlar ki yanlış teşhis koydu. İyi de günde 100 hastaya bakan doktor, yoğun bakımda 48 saat nöbet tutup (Ege Üniversitesi’nde gözlerimle gördüm) bir de üstüne mesaisini tamamlayan doktor biyonik adam mıdır? Bunu sorgulayan hiç yok nedense.
Sağlık sektöründe eksik çok, yanlış çok. Ama bu öyle bir sektör ki hata kabul etmez. İnsan canı bu kadar mı değersiz bu ülkede? İnanın kahroluyorum… Çok üzülüyorum.
Bir de TAM GÜN YASASI  var. Profesörlerin hasta bakması yasaklanıyor. İyi de asistanlar ve uzman doktorlar tecrübeyi nasıl kazanacak? Eğitimleri ne olacak? Şu anda en iyi doktorları buluyoruz annelerimiz, babalarımız için. Pekiyi biz yaşlanınca halimiz ne olacak? Eğitimini alamamış doktor hastayı nasıl iyileştirecek?

Çoğu profesör TAM GÜN YASASI yüzünden istifa etti. Doktorlarımız perişan. Hastalar bir o kadar perişan. Hasta yakınları çaresiz… 

Devlet ve Üniversite hastanelerinin binalarının durumuna, tıbbi cihazlarının eksikliğine, hastaların ilaç ve tedavi masraflarının karşılanması konusuna ise hiç girmiyorum. Yaşayan bilir ancak…

Sağlıkta hem doktor, hem hasta hem de tüm sistem açısından sağlıklı bir devrim yapılması dileğiyle...

9 Mart 2012 Cuma

DARTHVENOM: İŞİTME ENGELLİLER, OKAN BAYÜLGEN VE YENİ MEDYA DÜZ...

DARTHVENOM: İŞİTME ENGELLİLER, OKAN BAYÜLGEN VE YENİ MEDYA DÜZ...: Geçen gün tv'de kanalları değiştirirken TV8'de Neslihan Kurt'u görmenin şaşkınlığını yaşadım bir an. Tanımayanlar için bahsedeyim, Neslihan ...

DOLU HAYAT: PİS MORUK BUKOWSKI!

DOLU HAYAT: PİS MORUK BUKOWSKI!: Amerika’nın alt kültüründe bir peygamber gibiydi. Ailenizin sizden uzak durmanızı isteyeceği her pisliği yaşadı. Ama bu, onun tercihiyd...

26 Şubat 2012 Pazar

Parkinson Hastası İçin Kısa Bilgi

Parkinson Hastalarının vücutlarında- özellikle el ve ayaklarda tremor ve kaslarda rijidite olduğundan fizyoterapi çok büyük önem taşımaktadır. Bu hastalar için hareketleri gösteren bir el kitapçığı mevcuttur. Bu kitapçığın pdf formatındaki web adresi ise: http://www.saglikaktuel.com/file/parkinson_el_kitabi.pdf

Sertleşen, kasılan kasların açılması çok önemlidir. Aksi taktirde hareketsiz kalan hasta git gide daha süratli şekilde kendi işini yapamaz ve başkasına bağımlı hale gelir. Ceketini giyip çıkaramaz, bardağını, kaşığını tutamaz, oturduğu yerden kalkamaz, yatakta dönemez. Eli ve kolu kasılmaktan aşırı yorulduğundan kaşığını, çatalını  tutamaz, yemekten vazgeçer. İştahsızlık yaşar, kilo kaybı olur. Kabızlık hem yemek yiyememkten hem de ilaç ve hastalığın yan etkileri olarak görülür. Sürekli vücudunda ağrılar hisseder. Hareket ederse bu ağrıların daha da artacağını düşünür, hareketten korkar hale gelir. Oysa tam tersidir. Hareket ettikçe rahatlar. Bu hastalara aynı zamanda depresyon da eşlik eder. Depresyon da hareket isteğini azaltır. Kabuğuna çekilir.

Bu hastalar günlük yaşamdan kopmamalıdır. Açık havada yürüyüş yapmalıdır. (denge bozukluğu yaşayanlarda gerekirse yardımcıyla yürüyüş). Açık hava önemli çünkü Parkinson hastalarında D vitamini de azalmaya başlayabilir. Açık hava hem D vitamini hem de depresyon için çok yararlıdır.

D vitamini vücudumuzda deride sentezlenir ve ağız yoluyla da ince bağırsaklarda emilip kana karışır.Kaynakları: Karaciğer, balık, yumurta, tereyağı, peynir, mantar. Ancak güneş ışığıyla 15 dakikada aldığımız D vitaminin gıda yoluyla almak için o gıdayı aşırı miktarda tüketmek gerekir ki bu da mümkün değil. Dolayısıyla hele eksiklik varsa Güneşe çıkmak gerekir.


D vitamini vücutta kemikler için gerekli kalsiyum ve fosfatın tutulumunu sağlar. Kemik ağrısı ve deformasyonuna sebep olur. Diş yapısı için önemlidir. Eksikliği böbreklere de zarar verir, kas güçsüzlüğü ve ağrı olur...


Parkinson hastalarında kas ağrısı olduğu kadar gribal enfeksiyona yakalanma da sıktır. O yüzden D vitamini bağışıklık sistemimizi güçlendirip gribal enfeksiyonlardan korur.

D vitamini sinir-beyin hastalıklarında bazı komplikasyonları önler. Şeker hastalığının gelişimini engeller.Tiroid hormonları için gereklidir.

25 Şubat 2012 Cumartesi

FERTİLİTE REHBERİ: Arındırma Diyeti ve Fertilite

FERTİLİTE REHBERİ: Arındırma Diyeti ve Fertilite: Yazımın başlığında fertilite geçiyor olması bahsini edeceğim arındırma diyetini sadece doğurganlığınızı arttırmak için yapabileceğiniz anl...

18 Şubat 2012 Cumartesi

CoQ10

VÜCUDUN KENDİSİNİN ÜRETEBİLDİĞİ COENZYMEQ10 (CoQ10) ADLI KİMYASAL BİLEŞİK 40 YAŞINDAN SONRA VÜCUDUMUZDA AZALMAYA BAŞLIYOR.






 CoQ10' nin kimyasal adı ubiquinone.


Ubiquitous sözlük anlamı: aynı zamanda her yerde bulunan... hazır ve nazır...

Hücrelerdeki enflamasyon (inflamation) bir çok hastalığa sebep olur. 
Bütün Antioksidanlar anti-enflamatuardır.
CoQ10 de çok güçlü bir antioksidandır.

Her sabah Omega 3 ile birlikte alıyorum. Omega 3 bir antioksidana ihtiyaç duyar...

14 Şubat 2012 Salı

Sosyal Medya - Sosyal Sorumluluk


Medya: İletişim ortamıdır…
Medya: iletişim araçlarıdır…
İşaret dili alfabesiyle Medya:

Medyanın görevi, her konudaki bilgiyi görsel, işitsel ve yazılı olarak  insanlara aktarma, bilgilendirme, haberdar etmektir. Kısaca bilgi akışını sağlar.
Çağın şartları gereği son yıllarda hayatımıza bir de ‘Sosyal Medya’ girdi: Facebook, Twitter, Blog, Msn, vs.
Çağın gereği çağdaşlaşıyoruz galiba. Kredi kartı borcu bini aşmış ama elinde en yeni cep telefonu modeliyle twitıra girip Hophoperoltoperol twitini atarak mı çağdaş oluyoruz? onu bilemedim işte. Medya çalışanları da özgürce twit atabiliyor mu? Çağdaş olduysak özgür müyüz aynı zamanda? Özgürlük 140 karaktere sığar mı? Ne demiş Uğur Mumcu: ‘’Çağdaş olmak, özgürlükten yana olmaktır günümüzde.’’
Zaman çok değerli. İnsanlar artık en hızlı şekilde bilgiye ulaşmak istiyor. Öğrenciler ansiklopedileri unuttu; ödevlerini internet ortamında yapıyor. Yemek tarifleri, market siparişleri kadınlara 1 tık uzakta sadece. Tv programlarına anında mesajla soru soruyorsun. Normal yaşamda ulaşamayacağın herkes 1 tık ötende. Adı sosyal medya ya sen de sosyal oluyorsun  bahaneyle. Tüm gazete köşe yazarları elinin altında. Evde televizyona bile gerek yok. Al bir kallavi monitör, radyodan tv programlarına her şey ayağının altında. Hatta son zamanlarda öyle bir hal aldı ki bir banka Facebook’ta şube bile açtı. :)) Sosyal medya ile yapılan işleri alabildiğince sıralayabiliriz, buraya sığmaz yani o kadar çok.
Yararlarını yadsıyamayız tabii ama zararlı yönleri de yok değil. İlk başta radyasyon geliyor. Bilgi kirliliğini de unutmamak gerek. Bir de buna insanların sözlü ifade becerilerinin gerilemesi ekleniyor. Sürekli klavye başında yazan insan konuşmayı unutuyor. İnternet ortamında kelimeleri muhteşem şekilde bir araya getirenlerin iki lafı bir araya getirememesine şaşmaktan kendini alamıyor insan. Cep telefonu, internet derken insanlar konuşup tartışmayı unuttu. Bir de sosyal sanılan ama aslında sanal olan ortamlarda ahkam kesenler, mangalda kül bırakmayanlar var. Sanıyor ki yazınca protesto etmiş olacak. Fare dağa küsmüş dağın haberi yok. Amacı maça gitmek olmayan ama maça gidip orayı burayı yakıp yıkarak deşarj olanlara benzetiyorum ben bunları. Kısaca sosyal sorumsuzluk...
Haberlerin hızına da yetişilmiyor. Sabah evden çıkıp akşam geldiysen ve bu arada internete girmediysen vay haline. Bu durumda imdada cep telefonları yetişiyor bazıları için. Otobüste, yolda, vapurda insanları şu şekilde görüyorum: Sürekli cep telefonlarında parmak kaslarını güçlendiriyorlar. Klavye karşısında karpal tünel sendromuna yakalanıp sonra da doktor doktor dolaşıyorlar. Televizyon ekranı önündeki halimiz ise uyuşturucu bağımlısı misali. Dizilerde adamın bir kelime söylemesi 5 dakika, soldan sağa dönmesi 7 dakika sürüyor. Herkes acıların kadını yada adamı. Diğer programlarda sürekli ikilik yaratma, bölme var. Söylenene,sorulana verilen cevap ise eskiden dediğimiz gibi ‘kel alaka’. Hemen hemen her fikre antitez oluşturmaya çalışan, sorgulayan benim bile midemi bulandırıyor bu kadar içi boş, gereksiz karşıtlık. XXI.yy’a bilgi çağı deniyor ya bence bu medya ile ve de sosyal medya ile kafa karışıklığı yaratma çağı. İnsan, zihni bulanık olunca düşünüp doğru yargıya varamaz. ‘XX.yy korku çağı’ diyen Albert Camus yaşasaydı XXI.yy’ı nasıl tanımlardı acaba?
 Anı ıskalamamak adına ben de sosyal medyadan nasibini alanlardanım. Epeydir Feysbuk kullanıyorum ama Twitır maceram yeni sayılır. Ne yalan söyleyeyim seviyorum ben de. Seviyorum yararlı bilginin anında güncellenmesini. Seviyorum arada geçen komik benzetmeleri. Seviyorum kendi kendime gülmeyi. Bilgi paylaşıldıkça güzel olduğundan RT yapmayı da seviyorum. Blogumda yazmayı, blogları okumayı da seviyorum. Ama en çok sevdiğim nedir biliyor musunuz? Sosyal sorumluluk projeleri ve bunların hayata geçirilmesi!!!
Sosyal medyayı en iyi kullananlardan biri kuşkusuz Okan Bayülgen. Yıllardır izlerim kendisini. Allahın bildiğini kuldan saklamaya gerek yok. Eskiden izleyiciye karşı agresif tavırlarından hiç hoşlanmazdım. Gerçi bazen öyle insanlar oluyordu ki hak etmiyor değillerdi hani. Bayülgen, Kraliyet Ailesi programları ile bence yepyeni bir çığır açtı. Ben beş akşam merakla bekliyorum ama kendisi haftada beş gün nasıl enerji buluyor orası da ayrı :)) Maşallah… bu tip programlara telefonla bağlanmak zordur. Sürekli meşgul çalar, düşmez o telefon bir türlü. Ama Okan Bayülgen sosyal medya ile bunu da ortadan kaldırdı. Daha da güzeli twit atma imkanından dolayı ekran başındaki izleyiciye programa dahilmiş gibi hissettiriyor, interaktifötesi bir şey oluyor… Okan orda bir şey söylüyor, ben hemen twitle cevap veriyorum.
Bazen tüm konuklar eşit konuşma hakkına sahip olamasa da işlediği konuların bilgilendiriciliğini tartışmaya gerek yok.  Ama Okan Bayülgen harika program yapmak dışında çok daha mühim bir misyon edinmiş durumda: Sosyal Sorumluluk Projeleri… 2011’de Sosyal Sorumlu Yayıncılık Ödülü de almış. Sanırım bunda bunca yıllık tecrübesinin, yaşının verdiği olgunluğun ve baba olmasının etkisi var. Umarım bu yolda devam eder ve bir çok kişi onu örnek alır. Örnek alsın çünkü adam ekranda bir şeyden bahsedip konuyu unutmuyor. Ertesi gün takip ediyor. O konuda ne yapılmış öğreniyor. Mesela #Gamzeiçin1tüpkan… Programda yer veriyor, yetmiyor sonra twitırdan ‘’#BenimKahramanimSensin Bugün Donör olabilmek için kan verme’’,  ‘’Alışveriş manyağı 14Şubatı, Sevgilileri Kurtarma Günü' ne çevirsek Belki Yalnız Yüreklerimiz Huzur Bulur #BenimKahramanimSensin günü’’,  ‘’Gamze için, Donör olmak için başvuranlar izlenimlerinizi benimle ve diğer dostlarla paylaşır mısınız? #BenimKahramanimSensin’’ diye mesajlar atıyor.
Halkı duymak, anlamak, halkın sorununu paylaşmak, sorunu duyurmak, halkı teşvik etmek, halkı motive etmek, halkı takip etmek… Eee, bu adam daha ne yapsın? Ne olursan ol, Göründüğün kadarsın. Nasıl görünürsen görün; Karşıdakinin seni gördüğü kadarsın demiş Mevlana. Bayülgen de bana böyle görünüyor…
Her geçen gün kendisini daha çok takdir ediyorum. Benim takdirimi kazanması onun umurumda değil belki ama onun bu tip projelerde öncü olması ülkem için benim umurumda.
Uzun bir yazı oldu. Zaman değerli ne de olsa. Hızlıca göz taraması-scan- ediverin :)) 
Sevgiyle kalın…
Mevlana’dan: ‘’Güzel söyle de halk, yüzyıllar boyunca okusun. Allah'ın dokuduğu kumaş ne yıpranır, ne eskir.’’

13 Şubat 2012 Pazartesi